Monthly Archives: Ağustos 2013

Dünyada bir gezegen (2)

Geçen yazımda anadiliyle eğitim konusunda Batı dışındaki ülkelerin anayasalarını incelemeye başlamıştım. Çin, İran, Rusya, Hindistan, Güney Afrika Anayasalarının bu konuda ne kadar demokratik düzenlemeler getirdiklerini görüp herhâlde benim gibi siz de şaşırmıştınız. Daha şaşırmaya devam edeceğiz. Ama daha önce Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmaları konusunda bir tespit yapacağım. Bu komisyon kesinlikle yeni anayasa çalışması yapmıyor. Darbe ürünü olan 177 maddelik 1982 Anayasası’nı önlerine açmışlar hangi madde kalacak hangisi gidecek, hangisi nasıl değişecek çalışması yapıyorlar. Böyle bir çalışmadan da yeni ve demokratik bir anayasa çıkmaz. Yeni anayasa boş levha (tabula rasa) demek, yeni bir felsefe, yeni bir zihniyetle boş levhayı mevcudun dışına çıkarak, mevcudu referans almadan yeniden doldurmak demek. O zaman sizi evrensel değerler dışında bir şey bağlayamaz. Hele darbe yapmış beş generalin değişmez gördüğü maddeler hiç. Şimdi anayasalara bakmaya devam edelim.

Dünyada bir gezegen Türkiye

Anadiliyle eğitim ve vatandaşlık konularında Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndaki görüşmeler tıkandı.. Sanki uzlaşma- işbirliği geleneği varmış gibi kararlarında oybirliği aranan Komisyon’da yapılan konuşmalar akla ziyan. Artık yok Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı, yok Özerklik Şartı, yok demokrasi, bıraktım. Ben artık gözümü Rusya, Çin, Hindistan, İran, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Malezya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Latin Amerika ülkeleri gibi bizden daha demokratik ülkelere diktim. Sırayla bu ülkelerin anayasalara bakalım.

Dünyada bir vesayet kurumu

Hukuk ve demokrasinin bulunmadığı dolayısıyla otoriter ya da totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü bir ülkede halkın bir bölümü hak, hukuk, özgürlük ve insan onuruna saygı talep ettiğinde ve rejim talepte bulunanları şiddetle bastırmaya, silahla hatta kimyasal silahlar kullanarak imhaya gittiğinde bunu ivedilikle araştırıp engelleyecek bir dünya parlamentosu ve yürütme gücü bulunması gerekmez mi? Katliamları önlemeyi dış politikalarını sadece çıkarlar üzerinden şekillendiren ABD, AB, Rusya, Çin ve güçlü bölge ülkeleri dengesi içinde mi bekleyeceğiz? Avrupa’nın ortasındaki Bosna’da cereyan eden ve seyredilen bir katliamdan sonra ABD’nin müdahalesinde olduğu gibi. Saddam Hüseyin’in 1988’de Halepçe’de Kürtlere karşı yaptığı katliam. Mısır’da sadece bir sivil itaatsizlik eylemi sergileyen insanların darbe yönetimince katledilmesi. Ve son olarak Suriye’deki yönetimin iddiaya göre kimyasal silah kullanarak binlerce kişiyi öldürmesi. ABD, AB, Rusya ve Çin’in hegemonik alanlarındaki çıkarları nedeniyle Birleşmiş Milletler’i kilitlemeleri yani ahlak dışı bir siyasetle dünyayı hukuksuz, otokratik bir yapıya mahkûm etmeleri ciddi bir insanlık ve vicdan sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda tartışılması gereken çok sorun olmakla birlikte BM rejiminin eleştirilmesi başta gelmektedir.

Küresel siyasetin ahlakdışılığı

Demokrasilerini örnek almaya çalıştığımız devletlerde, hukuk neden kendi içinde demokratik, dışarıda ise saldırgan bir model üretiyor? Yapılan araştırmalar tarihsel olarak demokrasiyle yönetilen devletlerin otokrasilerden daha barışçı olmadığını göstermekte. ABD’nin gelişmiş demokrasisiyle küresel düzeyde tahakkümcü bir güç olarak hukuka ve hiçbir demokratik ilkeye uymaması bunun bir örneği. Demokrasinin ve parlamentarizmin beşiği olan İngiltere’nin ABD ile uyumlu politikası, demokratik kriterler oluşturan AB’nin de otokratik dünya sistemi içindeki yetersizliği ve çoğu zaman hukuksuz tahakkümcü güce eklemlenmesi bu görüşü doğruluyor. Rusya ve Çin’in zaten otokratik rejimlerle yönetildiği ortada.

DE FACTO BAŞKANLIĞA DOĞRU

AKP,başkanlık sistemi ısrarından vazgeçmiş görünüyor.Ancak,1982 Anayasası’nda askeri darbenin lideri Kenan Evren için öngörülmüş yetkiler parlamenter sistemi yarı başkanlık sistemine yaklaştırmış durumda.Halkın seçtiği, güçlü,icraatın içinden gelen  bir cumhurbaşkanının bu yetkileri kullanma şekli sistemi de facto  başkanlık sistemine çevirebilir.

Ergenekon bitti demek için erken

 

ergenekon-bitti-demek-icin-erken_7329_bEmekli askerî hâkim Kardaş, dava ile Ergenekon yapılanmasının bitmediğini, devlet kurumlarının demokratikleşme yolunda adım atmayı sürdürmesi gerektiğini söylüyor

 

Türkiye’nin en önemli davası olan Ergenekon sona erdi. Dava şimdi Yargıtay aşamasında. Davanın sonuçları tartışılmaya devam ediyor. Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ müebbet alırken, Mehmet Haberal’ın tahliye edilmesi, kararların adil olmadığı tartışılıyor. Gündemdeki soruları emekli askerî hâkim Ümit Kardaş’a sorduk:

Sürekli istisna hâli

İtalyan felsefeci Giorgio Agamben’e göre istisna hâli, siyasal belirsizlik veya nedeni ne olursa olsun bir kriz durumunda, belli bir siyasal düzenin devamının sağlanması adına hukukun askıya alınmasıdır. Krizle veya gerilimli bir belirsizlikle kesintiye uğrayan toplumsal ve siyasi işleyişin sürekli bir hâl alması diğer bir deyişle hukuksuzluğun artık normal bir durum hâline gelmesidir. Böylece istisna hâli yasal biçimi olmayan şeyin yasal biçimini alır. (Giorgio Agamben, “İstisna Hali”)

Zorla kaybedilenler (2)

Geçen yazımda belirttiğim gibi, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, devletin “terörle mücadele” adı altında baskı ve sindirme aracı olarak kullandığı zorla kaybetme uygulamasına topladığı verilerin sosyolojik ve hukuki analizini yaparak birbirini tamamlayan iki rapor üzerinden bakıyor.

Zorla kaybedilenler

Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi, geçmişte yaşanan sistematik ve yaygın hak ihlallerine ilişkin hakikatlerin belgeleme ve tanıklıklar yoluyla ortaya çıkarılmasını, bu konuda arşiv ve veritabanları oluşturulmasını, toplumsal hafızanın güçlenmesini ve bu ihlallerden etkilenenlerin adalete erişimlerini destekleyerek kalıcı barışın ve demokrasinin inşasına katkı sağlamayı hedefliyor.

21 Anayasası’nda demokratik değerler

İşgale karşı direniş hareketi, Bülent Tanör’ün de belirttiği gibi yerel ve bölgesel kongrelerden başlayıp, Sivas Kongresi’nden geçerek ve nihayet BMM’nin toplanması suretiyle meşruluk ve hukukilik niteliklerine sıkıca sahip çıkmıştı. İcra Vekilleri Heyeti’nin hazırladığı ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Layihası başlığını taşıyan bir metin yeni anayasaya giden ilk somut adım oldu. Halkçılık Beyannamesi olarak da anılan ve sol yaklaşımı bulunan bu layiha, içeriği bakımından bir hükümet programını andırıyordu.