İstihbaratın denetim ve gözetimi (1)

Milli İstihbarat Teşkilatı’yla ilgili gelişmeler ve MİT yasa taslağında düşünülen değişiklikler, rejim açısından tehlikeli işaretler vermektedir. Ülkede yaşayan herkese ait bütün bilgileri izin almaksızın görebilmek için MEB, PTT, THY, BDDK gibi kurumlarla protokol imzalanması açık bir anayasa ihlalidir. Konusu suç teşkil eden protokolleri imzalayan, uygulayan kurumların yöneticileri suç işlemektedirler. Anayasaya ama en önemlisi hukuka tamamen aykırı bu fiilî durumu kanunlaştırmak bu ihlali hukukileştirmez. Ortada çok ciddi bir durum vardır. Bu nedenle bu konuyu birden çok yazımda işlemeye devam edeceğim.

İstihbarat servislerinin özel hayat veya haberleşmeye müdahale edebilmek gibi özel yetkileri bulunmaktadır. Bu yetkilerin insan haklarını kısıtlayabileceği açıktır ve bu nedenle belirlenmiş gözetim kurullarınca izlenmeleri gerekir. Avrupa Birliği Parlamenterler Meclisi, 1402 sayılı tavsiye kararında iç güvenlik servisleri sıklıkla yeterince kontrol altında tutulmadığından, kanuni ve anayasal güvenceler sağlanmadığı sürece insan hakları ihlalleri ve yetkilerin kötüye kullanılması riskinin yüksek olduğunu belirtmektedir.

İstihbarat servislerinin gözetimi, ülkelerin hukuksal geleneği ve tarihsel faktörlerin etkisiyle biçimlenir. Mesela, İngiliz örfi hukukundan esinlenen ülkeler, gözetimin adli yönünü önemserler. Buna karşılık, kıta Avrupa’sı ülkeleri parlamenter gözetime rağbet ederler. ABD’de ise, yasama, yürütme ve federal düzeyde yargı alanlarında denetim mevcuttur. Bazı demokratik ülkelerde, istihbarat örgütlerinin insan haklarını ihlal ettiklerine ilişkin iddiaları soruşturma ve sonuçlarını halka duyurma yetkisi ombudsmana verilmiştir.

İstihbarat servisleri, olası tehdit değerlendirmesi yapmakla görevlidir. Devletin asker, polis, sınır polisi gibi güvenlik görevlileri için bu değerlendirme bir hareket noktası oluşturduğundan, tehdit değerlendirmesinin demokrasinin rehberliğinde yapılması önemlidir. Çünkü sözkonusu değerlendirmeler genelde ciddi siyasi içerikleri bulunan tehditlere öncelik verilmesini ima eder. Otoriter rejimden demokrasiye tam olarak geçememiş ülkelerin güvenlik ve istihbarat servislerinin başlıca görevi otoriter yapıyı baskıcı bir işlevle korumaktır. Bu servisleri, reformdan geçirip, demokratik servislere dönüştürmek, bir baskı aracı olmaktan çıkarıp, güvenlik politikasının modern bir aracına dönüşecekleri bir reformdan geçirmek yürütme ve parlamentonun izleme işlevini özenle yerine getirmesine bağlıdır. Türkiye’de mevcut MİT Kanunu ve uygulamaları örgütlenme, yetki ve denetim- gözetim bakımından sorunluyken hak ve özgürlükleri boğacak bir yetki artırımına gitmek kabul edilemez.

Hukukun üstünlüğü, demokrasinin temel ve ayrılmaz bir unsurudur. İstihbarat servisleri ancak hukuki biçimde kurulup, yetkilerini hukuki düzenlemelerden aldıkları sürece meşru kabul edilebilirler. Bu tür bir çerçevenin olmadığı yerde devlet adına yürütülen eylemlerle, teröristler de dâhil olmak üzere kanuna karşı gelenlerin eylemlerini birbirinden ayırma imkânı kalmaz. Ulusal güvenlik, en olağanüstü durumda bile, hukukun üstünlüğü ilkesinin ve dolayısıyla demokrasinin terk edilmesi için bir mazeret olamaz. Aksine, istihbarat servislerinin istisnai yetkileri hukuki bir çerçeve ve yasal denetim sistemi içine oturtulmalıdır. Bu yaklaşım sözkonusu teşkilatların meşruiyetini sağlar.

Hukukilik, istihbarat servislerinin iç hukukta yer alan yetkilerini aşan hareketlerde bulunmamasını gerektirir. Mesela AİHM, Yunanistan Ulusal İstihbarat Servisi’nin Yehova Şahitlerini yetkisi dışında gözetlemesini, herkesin özel hayatına saygı gösterilmesini güvenceye alan AİHS 8. maddesinin ihlali olarak kabul etmiştir (AİHM, 1999, “Tsavachadis Yunanistan’a Karşı”). Hukukun üstünlüğü, göstermelik bir hukukilikten daha fazlasını ister. Burada yasanın niteliği önem kazanmaktadır. Yasanın niteliği yasal rejimin net, öngörülebilir ve erişilebilir olmasını gerektirir. Yine AİHM, Rotaru/ Romanya davasında yasanın, dosyaların yaşına ve ne şekilde fayda sunabileceklerine ilişkin prosedürleri ortaya koymadığı ve bu prosedürlerin izlenmesi yolunda herhangi bir mekanizma oluşturmadığı için dayanak ve prosedürler bakımından yeterince açık olmadığına hükmetmiştir. Yasal rejimin hukuka uygun olabilmesi için öngörülebilir ve bireyin anlayacağı biçimde düzenlenmiş olması gerekmektedir (AİHM, 2000, “Leander İsveç’e Karşı”).

Bu konu, ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliği ilkesi bakımından hayati öneme haizdir. Medya, en azından bu konuda toplu bir hassasiyet göstermelidir. Önümüzdeki hafta, AİHS ve AHİM içtihatları doğrultusunda bu konuya devam edeceğim.

Bir Cevap Yazın