Zorla kaybedilenler (2)

Geçen yazımda belirttiğim gibi, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, devletin “terörle mücadele” adı altında baskı ve sindirme aracı olarak kullandığı zorla kaybetme uygulamasına topladığı verilerin sosyolojik ve hukuki analizini yaparak birbirini tamamlayan iki rapor üzerinden bakıyor.

HAHM, ikinci raporunda zorla kaybetme uygulamasını AİHM kararları ışığında incelerken meseleye ulusal ve uluslararası ceza hukuku, insan hakları hukuku, savaş hukuku gibi farklı boyutlardan bakarak tartışma zeminine önemli bir hukuki altyapı sunuyor.

Aynı zamanda araştırma ekibinde de görev yapan Av. Emel Ataktürk Sevimli, yargının tutumuna ilişkin rapordaki değerlendirmesinde tesbitlerini şöyle sıralıyor: Yasal gözaltı prosedürüne uyulmaması, gözdağı vermek amacıyla vahşi öldürme yöntemleri uygulanması, mezarların tesbit edilememesi, cesetlerin ailelere teslim edilmemesi, etkin, hızlı ve bağımsız soruşturma yapılmaması, adalet beklentisinin kaybolmaya başlaması, hak aramanın psikolojik ve fiziksel engeller oluşturularak zorlaştırılması, zorba devlet, bağımlı yargı algısı, özür ve tazminat beklentisi.

Yrd. Doç. Öznur Sevdiren, değerlendirmesini bir uluslararası ceza hukuku sorunsalı olarak zorla kaybetme suçunun ulusal hukukta tanınması ve zamanaşımı meselesi üzerinden yaparak, bu suçun uluslararası kamu düzenine karşı bir suç olarak tanınmasının, ancak, bu suçun başta Latin Amerika ülkeleri ile Türkiye, Sri Lanka, Çeçenistan gibi ülkelerde yaygın bir şekilde işlenmesinden sonra mümkün olduğu tesbitini yapıyor ve faillere uluslararası suçlara ilişkin zamanaşımı kurallarının uygulanması gerektiği sonucuna varıyor.

Av. İlkem Altıntaş ise AİHM kararları ışığında zorla kaybetme davalarının analizini yapıyor.

Prof. Gökçen Alpkaya, zorla kaybetmelerin uluslararası hukuk içindeki yeriyle ilgili olarak raporda yaptığı değerlendirmede; BM Genel Kurulu tarafından 1992 yılında kabul edilen “Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildirge”nin dönüm noktası olduğunu, Bildirge’nin hukuksal bağlayıcılığı olmamakla birlikte sonraki sözleşmelere temel oluşturduğunu belirtiyor. Bu sözleşmelerden ilki olan Amerika Devletleri Örgütü (OAS) çerçevesinde yapılan ve 1996 yılında yürürlüğe giren “Kişilerin Zorla Kaybedilmesi Hakkında Amerikalılararası Sözleşme”yi, 2002’de yürürlüğe giren “Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü” izliyor. Alpkaya, bu gelişmeyle birlikte zorla kaybetmelerin insan hakları hukuku ve insani hukukun (Cenevre Hukuku) yanı sıra uluslararası ceza hukukunun da konusu hâline geldiği saptamasını yapıyor. En kapsamlı adımın ise 2010’da yürürlüğe giren “Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme” olduğunu belirtirken, Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını izlemekle görevli bir komitenin 2011’de görevine başladığını da ekliyor.

Uluslararası Sözleşme’nin 7. maddesinde zorla kaybetmelerde “ister savaş hali, ister savaş tehdidi, isterse iç siyasal istikrarsızlık ya da herhangi bir başka kamusal tehlike hali olsun, hiçbir koşulun kendisini meşrulaştırmak üzere ileri sürülemeyeceği yine 8. Madde’de “mülki, askeri ya da herhangi bir resmi makam emrinin ya da talimatının kendisini meşrulaştırmak üzere ileri sürülemeyeceği” belirtiliyor.

Yunanistan’dan Tunus’a, Uganda’dan Tanzanya’ya kadar 88 devletin imzaladığı ve 25 devletin taraf olduğu bu Sözleşme’yi Türkiye imzalamadı. Türkiye, 139 devletin imzaladığı, 122 devletin taraf olduğu “Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü”nü de imzalamadı. Avrupa Konseyi üyesi olarak vicdani ret hakkını tanımayıp yurttaşlarının adeta zorla kaybedilmesine neden olan ve tek başına kalan devlet yine Türkiye.

Bu konularda elinizi kim tutuyor beyler? Bu ayıp kimin? Yoksa Türkiye’nin kendine özgü koşulları olduğuna mı inanıyorsunuz?

Bir Cevap Yazın