Sırlar rejimi

Demokratik hukuk devleti olma niteliğine sahip olmak demek, devleti temsil eden kişilerin ve kurumların hesap verebilir ve denetlenebilir olması demektir. Diğer bir deyişle, idarenin eylem ve işlemlerinden yurttaşların haberinin olması ve bu eylem ve işlemlerin onlar tarafından hukuki bir engelle karşılaşmaksızın yargıya götürülebilmesi demektir. İşte bu noktada hükümet ve emri altındaki idarenin tasarruflarının devlet sırrı kavramı içinde her türlü denetim dışına çıkarılması durumu ortaya çıkabilmekte.

Bir yandan ceza hukuku ve suçsuzların kanunu sayılabilecek ceza muhakemesi hukuku alanlarını diğer yandan da anayasa ve idare hukukunu yakından ilgilendiren devlet sırrı kavramıyla, bilgiye ulaşılması engellenerek hukuki denetimin önü kapanabilmekte.

İkinci Dünya Savaşı’nın feci sonuçları, Avrupa’yı insanın önemini yeniden ortaya çıkarma gayretine itti. Avrupa devletleri, kendi hukuk düzenlerine konusu suç teşkil eden emrin yerine getirilemeyeceği, emri verenin de emri uygulayanın da sorumluluktan kurtulamayacağı ilkesini yerleştirdiler. Böylece devleti temsil eden kişi ve kurumların suç oluşturan eylem ve işlemlerinin devlet sırrı olamayacağını da kabul etmiş oluyorlardı. Nitekim bizde de Anayasa’nın 137/2. maddesi ve TCK’nın 24/3. maddesi konusu suç teşkil eden emrin yerine getirilemeyeceği ilkesini düzenlemektedir. Buna paralel olarak “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgiler ” ile ilgili suçları düzenleyen TCK 327, 328, 329 ve 336. maddelerin ortak gerekçesi de “Ancak suç olgusuna ilişkin bilgi ve belgeler, bir hukuk toplumunda hiçbir surette devlet sırrı olarak koruma altına alınamaz ” şeklindedir. Bütün bu düzenlemelerin amacı devleti temsil eden kurumlarda yer alan ve yetki kullanan kişilerin sır perdesi koruması altına girip suç işlemelerinin önüne geçmek, eğer suç işlemişlerse ortaya çıkarılmalarını sağlamak.

Devletin temsilcileri eğer MGK gibi yarı askerî bir vesayet kurumunda üstelik iç tehdit algısı üzerinden kişi hak ve özgürlüklerini etkileyecek tasarruflarda bulunuyorlarsa, bu konuda hedef alınmış ve etiketlenmiş yurttaşlar haberdar olmadıkları bir işlemin ve iddianın farkında olmadan mağduru olacaklar ve haklarını savunamayacaklardır. Çünkü devlet sırrı bu hukuksuzluğu ve suçları örtecek, aslında açık ve şeffaf yapılması gereken devlet tasarrufunu hukuk denetimi dışına çıkarmış olacaktır.

Meclis Genel Kurulu’na gelmesi beklenen devlet sırlarına ilişkin tasarının demokrasi, hukuk devleti ve hak ve özgürlükler açısından tartışılması gerekmektedir. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve denetlenebilirlik demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Anayasa’nın 125. maddesinde idarenin her türlü işlem ve eylemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Oysa devlet sırrı alanını darbe ürünü bir vesayet kurumu (MGK gibi) ya da hesap verebilir ve şeffaf olmayan kurumlar (MİT ya da ORDU gibi) üzerinden genişletip, bu kurumların aldığı kararlar sonucu ortaya konan idari işlem ve eylemleri yargı denetimi dışına çıkarmak demokratik hukuk devleti olma iddiasıyla bağdaşmaz.

Tasarıda yer alan “Devlet Sırrı Değerlendirme Kurulu”nun Başbakan başkanlığında dört bakandan oluşması tam bir tehlike oluşturmakta. Böylece iktidar, kendi emri altındaki kurumların da tekliflerini göz önüne alarak hukuk denetimi dışına çıkarabileceği alanın genişliğini tayin edecek. Sonuçta Başbakan tek belirleyici, Cumhurbaşkanı ise kendi alanında tek yetkili olacak. Parlamentonun ve muhalefetin dışlandığı bu modelle Türkiye demokrasiye değil otoriter bir rejime gider. Tasarının sakıncalı birçok düzenlemesi var. Ama bu kadarı dahi yeter.

Bir Cevap Yazın