İlkesiz siyaset ve MGK

1961 Anayasası’yla MGK içinde iktidarı paylaşmaya başlayan askerî bürokrasi, 1982 Anayasası ile MGK’nın karar alabileceği alanın genişletilmesi sonucu Bakanlar Kurulu’nu daha ağırlıklı bir şekilde etkilemeye başlayacaktı. Bu vesayet yaklaşımı, toplumsal barış, huzur ve güvenliğin sivil demokratik sistemin asli organlarınca sağlanamayacağı varsayımına dayanıyordu. 1982 Anayasası’nın 118. maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklikle MGK’nın görev alanı şöyle düzenlendi: “Milli Güvenlik Kurulu, Devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanmasıyla ilgili alınan tavsiye kararları ve gerekli koordinasyonun sağlanması konusundaki görüşlerini Bakanlar Kuruluna bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulunca değerlendirilir.

2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2. maddesinde iç tehdit milli güvenlik tanımı içinde yer almakta ve milli güvenlik siyaseti kapsamında değerlendirilmekte. Böylece hak ve özgürlük alanlarının Anayasa’da mevcut muğlâk kavramlar bakımından MGK’ca denetime tabi tutulması ve bunun sonucu olarak demokrasi ve hukukun zemin kaybetmesi imkân dâhilinde.


Taraf
gazetesinde yayımlanan 2004 tarihli MGK kararını hukuk açısından nasıl okuyacağız. MGK’nın anayasal ancak anti-demokratik bir kurum olduğu açık. Demokratik hukuk devletinde iç tehdit diye bir kavram olmaz. İç tehdit olarak nitelendirdiğiniz insanlar bu rejimin yurttaşları. Eğer Başbakan ve ilgili bakanlar askerlerle birlikte birtakım cemaatleri, grupları ve bunlarla ilgili insanları, din ve mezhep sahiplerini tehlike algısı içinde değerlendirip, bunların fişlenmesini, izlenmesini ve hatta bunlara psikolojik harekât yapılmasını öngören kararları tavsiye şeklinde alıyorlarsa, bu hak ve özgürlükleri ve kişinin hukuk güvenliğini, tüm anayasal teminatları ve hukuk devleti olma iddiasını yok etmeye yönelik bir irade beyanıdır. Oysa iç güvenlikte yetkili ve sorumlu olan İçişleri bakanı ve başbakandır. Kişi hak ve özgürlüklerini ve hukuk güvenliğini ilgilendiren bu alan demokratik ve hukuki denetime açık, şeffaf bir alandır. Bu konular yarı askerî anti-demokratik zeminlerde gizli görüşülemez, kapalı tutulamaz, sır hâline getirilemez. Böyle bir anlayışın ve uygulamanın demokrasi iddiası taşıyan bir rejimde yeri olamaz.

Ayrıca Taraf gazetesinin yayımladığı belgelerden tavsiye kararlarının kararlılıkla uygulandığı açıkça anlaşılıyor. Kamu görevlisi, kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydeder veya ele geçirirse nitelikli bir suç işlemiş olur. (TCK m. 135-137) Kişisel verilerin korunmasına ilişkin kanun ise ortada yok.

Bu ülkede bir türlü anlaşılamayan konu şu: Derin devlet diye bir şey yok. Devletin kendisi derin kurulmuş ve bu yapı bütün ideolojisiyle, kurumlarıyla, zihniyetiyle ayakta. İktidara gelen bir süre sonra derin hâle geliyor. Öyle olmasaydı bu yapıyı besleyen 1982 Anayasası başlangıç metni, felsefesi ve kurumlarıyla halen yaşıyor olabilir miydi.

O hâlde gözden kaçırılan nokta şu: Bu çeşit kararların alınabilmesi, hak ve özgürlüklerin ve hukukun çiğnenebilmesi imkân ve ihtimalini doğuran, buna zemin hazırlayan MGK gibi bir kurum 52 yıldır niçin Anayasa’da durmaktadır. Biz imza attık, atmadık, hukuken var, yok, uyguladık, uygulamadık diye niye kıvranıyorsunuz. Neden çok söylenmesine rağmen 2010 Anayasa değişikliğinde MGK, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi gibi vesayet kurumlarını kaldırmadınız. Asker üyeler etkisini yitirdikten sonra kapalı, gizli anti-demokratik bir zemin üzerinden hak ve özgürlük alanlarına müdahale etmek üzere var olan bir vesayet kurumunu korumak ve kullanmak halkın egemenliği ve millet iradesiyle nasıl bağdaşır.

Bırakın anlaştığınız 60 maddeyi, samimi ve ilkeli iseniz bu kurumları derhal kaldırın.

 

Bir Cevap Yazın