Ahmet Kaya

Babası Adıyaman’dan Malatya’ya iş bulmak uğruna göç etmiş bir Kürt, annesi bir Türk. Ahmet Kaya, kimliklerin, kültürlerin, bir tayf gibi birbirine karıştığı, genlerin melezleştiği bir coğrafyanın çocuğuydu. Yıllarca süren uğursuz bir çatışmanın, kanlı bir savaşın tarafları olan Kürt ve Türk etnik kimliklerinin birbirine karıştığı bir özet, bir itiraf, bir çığlıktı. 1957 yılı sonbaharında doğan Ahmet Kaya göçlerle başlayan ve zorunlu bir sürgünle biten yaşamında toplumsal, kültürel ve siyasal altüst oluşların, kimlik arayışlarının sarmalında, ötekileştirilmiş olmayı fark etmenin bilinciyle yaşayacak ve darbeler döneminin ve sonrasının acılarında şarkılarıyla isyan edecekti. Meydan okurcasına, cesurca ve insanca.

 

Çaresizlik aileyi Malatya’dan İstanbul’a savurunca, Ahmet Kaya ilk defa denizi gördüğü İstanbul’un güzelliğinin yarattığı merak ve ezilmişliği, içine saldığı korkuyu, öteki olmanın yalnızlığını yaşamaya başlıyordu. Türkiye’nin o yıllarda her alanda yaşadığı ağır bunalım onun hayatını ve müziğini etkiliyordu.

 

Ağlama Bebeğim” isimli çalışması siyasi tutukluların sesi olur. Arkasından “Acılara Tutunmak”, “Şafak Türküsü” ve “An Gelir” isimli çalışmaları gelir. Artık o müziğine özgün nitelemesini yapmış ancak sistemin yaramaz çocuğu olmuştur. “Yorgun Demokrat” isimli çalışmasıyla sisteme muhalif olduğunu açıkça ortaya koyar. Mağdurların, mazlumların ve mahzunların yanında yerini alır, haksızlıklar karşısında düşüncelerini cesaretle söyler.

 

Melez bir kimliğin sahibi olan Ahmet Kaya vicdanının ve aklının sesini dinler. Toplumsal barışın ve siyasi birliğin sağlanması adına Kürt kimliğinin ve dilinin tanınması gibi hakiki, geçerli, insani bir talebin peşindedir. Bu masum isteğini bir ödül gecesinde somutlaştırınca bir linç girişimine maruz kalır ve tıpkı Hrant Dink gibi göz göre göre ölüme gönderilir.. Hrant Dink, son yazısında ruh hâlini “ürkek güvercin” benzetmesiyle anlatmıştı. İşte Ahmet Kaya’nın saldırı gecesinde ekranlarda beliren bakışları bu ruh hâlini hatırlatıyordu. Sadece uzlaşmanın, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşamanın, gerçek bir demokrasinin yollarını arayan, bu konularda düşünen, yazan, konuşan, söyleyen vicdan sahibi, insaniyet değerlerine bağlı üretken insanları hedef tahtası hâline getirmeye kimin ne hakkı vardı?

 

Empati yapma niteliğinden yoksun, tekçi bir ideolojik eğitimden geçmiş siyaset ve bürokrasi kadrosunun, ideolojik aygıt görevi yapan, etik değerleri çiğneyen bir kısım medyanın ve buna katılan yargının katkılarıyla duygulu, vicdanlı, müziğiyle soluk alan cesur genç bir adam ölüme sürükleniyordu.. Ahmet Kaya’nın o gün için içinden coşkuyla gelen isteğine karşı gösterilen tepki bugün ne kadar da vicdanları yaralayıcı.

 

İhtiyaçlar tanınmayı beklemez. Ahmet Kaya, Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıkladığında, Kürtlerin anadiliyle yaşama hakkına olan ihtiyaçları bütün ağırlığıyla ortadaydı. Bilmemeyi, duymamayı ve şiddetle bastırmayı tercih edenler yanılıyorlardı. Tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi, Ahmet Kaya’nın linç sonucu ölüme gönderilmesiyle de önemli bir kırılma yaşandı. Bu iki değerli insanın demokrasi ve özgürlük yolunda başına gelenler demokratikleşme sürecinde demokrasiden yana olanlara güç verdi.

 

Artık Ahmet Kaya ismi istismar konusu yapılmamalıdır. Kürtlere doğuştan hakları olan anadiliyle yaşamak hakkını tanıdığınızda ancak ona yönelik duygularınız samimi kabul edilebilir. Yine şiirin zamanı geldi.

 


ZAMANSIZ

 


İsyanın büyürdü/ sazının telinde/ Sessiz çığlıkları/ bağırırdı gür sesin/ Vicdanlar susarken/

 


ölümlere/ Yağmurlarla ıslanırdı/ yüreğin/ Kan kırmızı bir şafakta/ başlamıştı yürüyüşün/

 


Yaşanmıştı yokluklar/ acılar/ hüzünler/ ve insana ait ne varsa/ Yaprak gibi savruluşun/

 


özlemler içinde/ Bir dönüşün vardı ki/ ne kadar çabuk/ bulutlar üstünde

 

Bir Cevap Yazın