Nasıl bir devlet

Ulus-devlet, insanlara sınırlar arkasında güvenlik sağlarken onları tutsak kıldı. Sınırlar, bayraklar, marşlar, ordular, savaşlar. İki dünya savaşının bilançosu, süregelen bölgesel çatışmalar. İnsan ve doğayı temel almadan, çıkarların gerçekleştirilmesini ön plana alan politikalar ve bu politikaların şiddet ve güç kullanılıp, hukuki birikimin yok sayılarak uygulanması.

Sermaye, teknoloji, iletişim, bilgi küreselleşirken bundan yararlanamayan açlık, yoksulluk ve çeşitli mahrumiyetler içindeki insanlar. Küreselleşmenin sonuçları adil değil. Küreselleşme demokrasiyi, adaleti, hukuku dışlayan bir süreçte giderken ulus-devlet kendi içinde gerçek bir demokrasiye, insani bir hukuk düzenine evrilemiyor. Bu durumun hem ulus-devlette hem de uluslararası sistemde hukuk ve demokrasi krizine yol açtığı açık.

Ayrıca göç olgusu, göçmenlerin karşılaştığı başta kimlik sorunu olmak üzere diğer hak ve özgürlük sorunları. Bu nedenle küresel düzeyde demokrasi ve hukuk değerlerine dayalı bir dünya düzeninin inşası konusunda düşünmek ve tartışmak gerekir. “Demokratikleşmemiş bir dünyada bir ulus-devlet demokratik olabilir mi”, “Devletler arası demokratik eşit ilişkiler kurmak mümkün mü”, “Dünya üzerindeki tüm insanları ilgilendiren kararlar demokratik bir şekilde alınabilir mi”, “Uluslararası sistem ulus-devletlerin kendi içlerindeki demokrasinin gelişimine hangi yol ve yöntemlerle katkı sağlayabilir” gibi sorular ortaya atılıp tartışılabilir.

Bu sorularla bağlantılı olarak “küresel kozmopolit demokrasi”, “küresel sivil toplum”, “sivil itaatsizlik gibi kavramlar üzerinde de düşünmek gerekir.

Türkiye’deki demokrasi ve hukuk krizinin küresel düzeyde nedenleri olduğu gibi kendine özgü nedenleri de bulunmaktadır. Türkiye’de radikal bir devlet eleştirisi bulunmamaktadır. Toplumsal ve bireysel alan devletin ideolojik tasallutuna uğramıştır. Daha çok devlet daha az insan ve daha az toplum sözkonusu. Cumhuriyet tekçi ideolojisiyle, otoriter yapısıyla ve ideolojik aygıtlarıyla bunu beslemekte. İtaat eden insan ve toplum. Devletin ideolojik eğitimiyle uzun süre karşılaşmış olduklarından meslek sahibi olan, ayrıcalıklı kılındığına inanan, endişeli olduklarını belirten modern kesimde bir devlet eleştirisi sözkonusu değil. Bu kesimin itaatkârlığı rejimle özdeşleşmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunun dışında kalan dindar- muhafazakâr kesimde de devlete ve iktidara itaat kültürü önemlidir. Cemaat yapılanmaları da bu kültürü beslemiştir. Ayrıca devletin cemaat gibi sosyolojik yapılanmalar üzerinde yarattığı korku ve kişilere yönelik baskı ve şiddet uygulamaları da etkili olmuştur. Tekçi ideolojinin militarist uygulamaları eleştirel ve analitik düşünceyi bastırmıştır.

Ancak dindar- muhafazakâr kesimin devletin ideolojik eğitimiyle daha kısa süre karşılaşmış olması, muhafazakâr değerlerdeki değişikliği yavaş yaşaması, ekonomik alanda yoğunlaşıp dışa açılması demokrasiye ve özgürlüklere sahip çıkma isteğini ve devlete yönelik eleştirisini artırmıştır.

Dindar- muhafazakâr kesimin siyasi partisi görünümündeki AKP, başlangıçta askerî vesayet tarafından kuşatıldığından devlete karşı refleksler göstermiş ancak daha sonra devletin kurumlarını yapısal ve zihinsel reformlara tabi tutamamıştır. Oysa Türkiye’de devlet kavramını yeni bir tanıma kavuşturmadan demokrasiye geçiş imkânı yok. Bu tanımın ise ancak yeni bir anayasada yapılabileceği açık. Modernlerin böyle bir tasaları yok anladık ama dindar- muhafazakâr kesim nasıl bir devlet istiyor?

 

Bir Cevap Yazın