Yönetmelikle CMK’ya by-pass

Bakanlar Kurulu üyelerinin yakınlarına kadar ulaşan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda adli kolluk görevi yapan polislerin amirlerinden soruşturmaya ilişkin bilgi gizlediği ve bunun kabul edilemeyeceği yönünde eleştiriler yapıldı. Bu eleştiriyi değerlendirmek için ceza muhakemesi hukuku ilke ve düzenlemelerine bakmak gerekir.

Dekadans

Türkiye normalliğin anormal, anormalliğin normal olarak yaşandığı bir ülke. Kuşkusuz normalliğin ya da anormalliğin de görece bir yanı var. Konu siyasi etik ve ilkeler olunca bir değerlendirme yapabiliyorsunuz.

Denetlenemeyen bürokratik kurumlar rejimi

Türkiye’nin gündemi o kadar hızla değişiyor ki. Tam 2004 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararları üzerinden fişlemeler tartışılırken araya tutuklu milletvekillerinin durumu giriyor, onu tartışırken devlet sırlarına ilişkin antidemokratik bir kanunun Meclis komisyonundan geçtiğini öğreniyoruz. Kadim sorunlarımız demokrasi ile birlikte kapıda bekliyor.

Sırlar rejimi

Demokratik hukuk devleti olma niteliğine sahip olmak demek, devleti temsil eden kişilerin ve kurumların hesap verebilir ve denetlenebilir olması demektir. Diğer bir deyişle, idarenin eylem ve işlemlerinden yurttaşların haberinin olması ve bu eylem ve işlemlerin onlar tarafından hukuki bir engelle karşılaşmaksızın yargıya götürülebilmesi demektir. İşte bu noktada hükümet ve emri altındaki idarenin tasarruflarının devlet sırrı kavramı içinde her türlü denetim dışına çıkarılması durumu ortaya çıkabilmekte.

Özgürlüğü tehdit eden maddeler

Başbakan’ın vesayet kurumu olan MGK üzerinden devlet sırrı ve özgürlük tanımı yapması demokratik kültür ve bilinç açısından sorunlu. Hele aksi düşüncede olanları, söyleyecek sözü bulmakta zorlananların en son başvurdukları çare olan vatana hıyanetle suçlaması, kendisini otoriterliğe kayıyor diye eleştirenlere fazlasıyla hak verdiriyor. Acaba Başbakan,Taraf Gazetesi mensuplarına uygulatmak istediği Türk Ceza Kanunu maddelerinin 1930 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’ndan eski TCK’ya alınmış ve oradan da yeni kanuna aktarılmış olduğunu biliyor mu?

İlkesiz siyaset ve MGK

1961 Anayasası’yla MGK içinde iktidarı paylaşmaya başlayan askerî bürokrasi, 1982 Anayasası ile MGK’nın karar alabileceği alanın genişletilmesi sonucu Bakanlar Kurulu’nu daha ağırlıklı bir şekilde etkilemeye başlayacaktı. Bu vesayet yaklaşımı, toplumsal barış, huzur ve güvenliğin sivil demokratik sistemin asli organlarınca sağlanamayacağı varsayımına dayanıyordu. 1982 Anayasası’nın 118. maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklikle MGK’nın görev alanı şöyle düzenlendi: “Milli Güvenlik Kurulu, Devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanmasıyla ilgili alınan tavsiye kararları ve gerekli koordinasyonun sağlanması konusundaki görüşlerini Bakanlar Kuruluna bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulunca değerlendirilir.

İstiklal Marşı Kürtçe okunabilir mi

Hannah Arendt’e göre bir devlet formasyonu olarak ulus-devlet, yapısal bir eğilim sonucu ulusal azınlıkları kendi dışına atar. Arendt, ulus-devletin belirli bir ulusal kimliği ifade ettiğini, uyumlu bir fikir birliğiyle kurulduğunu, devlet ile ulus arasında mütekabiliyet bulunduğunu, bu nedenle de devletin gereklilikleriyle bağdaşmak üzere tekil veya homojen bir niteliğe büründüğünü belirtir. Devlet, meşruiyetini ulustan almakta, “ulusal aidiyet” niteliğini karşılayamayanlar gayrimeşru konuma itilmekteler. Ulusal aidiyet biçimlerinin karmaşıklığı ve çeşitliliği gözönüne alındığında ulus-devlet kendi meşruiyet temelini ulus sözcüğünü üretip yenileyerek pekiştirmekte.

İktidarın merkezde şahsileşmesi

Devlet iktidarı merkezde güçlenerek yetkileri biriktirmiş ve merkezî iktidarı dengeleyecek erkler oluşmamışsa orada demokrasi kapıda bekliyor demektir.

1215’te İngiliz baronları (feodalleri) Londra’da Magna Carta Libertatum ile Kral Yurtsuz Jean’ın yetkilerini sınırlıyorlardı. Zaman içinde burjuvaların 17. yüzyıla ait çeşitli bildiri ve belgelerle hukuk güvenliği ve müşterek hukuk (common law) olarak bu çizgiyi sürdürmeleri monarşi etrafında demokratik bir gelişmenin kapılarını açarken, Osmanlı İmparatorluğu 1808’de Sened-i İttifak ile tökezliyordu.

Ahmet Kaya

Babası Adıyaman’dan Malatya’ya iş bulmak uğruna göç etmiş bir Kürt, annesi bir Türk. Ahmet Kaya, kimliklerin, kültürlerin, bir tayf gibi birbirine karıştığı, genlerin melezleştiği bir coğrafyanın çocuğuydu. Yıllarca süren uğursuz bir çatışmanın, kanlı bir savaşın tarafları olan Kürt ve Türk etnik kimliklerinin birbirine karıştığı bir özet, bir itiraf, bir çığlıktı. 1957 yılı sonbaharında doğan Ahmet Kaya göçlerle başlayan ve zorunlu bir sürgünle biten yaşamında toplumsal, kültürel ve siyasal altüst oluşların, kimlik arayışlarının sarmalında, ötekileştirilmiş olmayı fark etmenin bilinciyle yaşayacak ve darbeler döneminin ve sonrasının acılarında şarkılarıyla isyan edecekti. Meydan okurcasına, cesurca ve insanca.

Askerlikte hak ihlalleri (2)

Türkiye, Mısır ve İran gibi ordu mevcudunun yarıdan çoğunu, zorunlu askerlik yoluyla hizmete aldığı askerlerden oluşturmakta. Yükümlülük gereği askerlik yapanların önemli bir kısmı kırsal kesimden gelmekte, meslek sahibi olmamakta hatta dil sorunları bulunmakta. Ordu içindeki hiyerarşik yapının disiplin anlayışı, kültürel kodlar ve ideolojik tekçi zihniyet askerlik yükümlülüğünü yerine getiren gençlerin ezilmesine, aşağılanmasına neden olmakta. Disiplin anlayışı, 19. yüzyılın katı ve kimliği yok edici disiplin anlayışında takılı kalmıştır. Askerî mevzuat hukuki güvence sağlamaktan, astın hukukunu korumaktan uzaktır. 6413 sayılı ve 31.01.2013 tarihli TSK Disiplin Kanunu ile ‘Disko’ olarak tabir edilen hücre hapsinin disiplin cezası olmaktan çıkarılması olumlu bir gelişme olmakla birlikte yeterli değildir.